Kudûmunla müşerref eyledin bu belde-i fakri
Delîlim rehberim şâhım penâhım sen safâ geldin

Kusûrum çok velâkin eylerem afvın ile fahrin
Senin şânındır afvetmek günâhım sen safâ geldin

Kulûbun ravza-i tevhîd musaffâ rûhunuz tecrîd
Nüfûsun ahmer-i kibrît a şâhım sen safâ geldin

Yalınız nâtüvân cismim değil masûmu kalb hasta
Ki rûz u şeb budur zâr ile vâhım sen safâ geldin

Nice mürd kalbleri enfâs-ı kudsin eyledi ihyâ
Gönül şehrindeki hûrşîd ü mâhım sen safâ geldin

Senin hasret firâkından efendim Hazret-i Sâmî
Erişti göklere hem dûd u âhım sen safâ geldin

Bilirem Salih'e ihsânı gör hadden tecâvüzdür
Bir abd-i âcizem rûy-i siyâhım sen safâ geldin


Açıklamalar

Kudûm: Geliş, teşrif etme.

Belde-i fakr: Fakirler şehri, acizlerin bulunduğu yer.

Penâh: Sığınma, sığınılacak yer, melce.

Fahr: Öğünme, iftihar etme.

Kulûbun ravza-i tevhîd: Kalplerin tevhid bahçesi gibi temiz ve saf olması.

Tecrîd: Ayrılma, arınma, dünya bağlarından sıyrılma.

Ahmer-i kibrît: Kırmızı kükürt; burada çok değerli ve üstün anlamında kullanılmıştır.

Nâtüvân: Güçsüz, dermansız.

Masûm: Günahsız, temiz.

Rûz u şeb: Gece ve gündüz.

Mürd kalb: Ölü gibi olan, manevî yönden cansız kalp.

Enfâs-ı kuds: Mukaddes nefesler, manevi tesir taşıyan söz ve sohbetler.

İhyâ: Diriltme, canlandırma.

Hûrşîd ü mâh: Güneş ve ay; parlaklık ve nur sembolü.

Hasret firâk: Ayrılık hasreti.

Dûd u âh: Ahın dumanı, içli yakarış ve üzüntü.

Hadden tecâvüz: Haddini aşacak derecede fazla olmak.

Abd-i âciz: Aciz kul, güçsüz insan.

Rûy-i siyâh: Kara yüz; günahkârlık ve mahcubiyet ifadesi.