Şarâb-ı vahdetin hamrın içir dilber dudağından
Gelir bûy-u muhabbetler senin ahmer yanağından
Yüzün Seb'ul-Mesânî'dir dehânın maden-i hikmet
Lisanın nutk-u Hak söyler bilen yoktur zebânından
Muhammed nûrudur nûrun demin rûh-u Mesîhâ'dır
Döner çarh-ı felek durmaz senin aşk-ı hayâlinden
Ledünnî mektebin açtı Hızır gör zulmeti geçti
Hayât-ı câvidân içti senin âb-ı zülâlinden
Senin nûr-u siyâhındır kaşınla kipriğin zülfün
Ki durmaz gözlerin sihri atar tîri kabağından
Ki sensin "Ahsen-i Takvîm" kani bir ahsen-i tefhîm
Melâikler alır talîm senin hikmet kitabından
Senin âşıkların ancak bilirler mebdein şâhım
Zuhûrâtın mukaddemdir hitâb-ı "kün-fekân"ından
Cemî-i âlemin ilmin bilen hem bildiren Allah
Ebul-Ervâh bilir ancak seni taksîm hisâbından
Muhammed Sâmî'dir ismin ki yoktur nokta sultânım
Şehâdet mazharı "Nûrun alâ nûr" un çerâğından
Yakıp bu benliğim şehrin yalancı nefsimi katl et
Halâs et Salih'i şâhım içir vahdet şarâbından
Açıklamalar
Şarâb-ı vahdetin hamrı: İlâhi muhabbet, aşk.
Bûy-u muhabbet: Muhabbet kokusu.
Ahmer: Kırmızı, kızıl.
Yüzün Fatiha sûresi, Sözün hikmet madeni.
Dilin Hak sözü söyler, dilini bilen yoktur.
Dem: Nefes, soluk; an, vakit, zaman.
Rûh-u Mesîhâ: Hz. İsa nefesi.
Çarh-ı Felek: Dünya, âlem.
Aşk-ı hayâl: Hayalin aşkı.
Ledünnî: Sadr ilmi.
Ölümsüz hayatı senin sohbetinden kazandı.
Nûr-u siyâh: Siyah nur.
Sihr: Büyü; hüner, sanat.
Tîr: Ok.
Kabağ: Tîr-keş, sadak, okluk, ok kabı.
Ahsen-i Takvîm: "Biz gerçekten insanı en güzel şekilde yarattık." (Tîn; 4)
Kani: Kanaat eden, yeter bulup fazlasını istemeyen.
Ahsen-i Tefhîm: Bildirmenin güzelliği, en güzel şekilde bildirme.
Mebde: Geliş yeri.
Çıkışın "kün-fekân" emrinden öncedir.
Cemi-i alem: Bütün alem.
Ebul-ervâh: Ruhların babası, peygamberimiz.
Şehâdet: Şahitlik, şahitlik etme, delâlet, şehit olma.
Mazhar: Bir şeyin göründüğü çıktığı yer; nail olma.
Nûrun alâ nûr: Nur üstüne nur. (Nur: 35)
Çerâğ: Lamba, kandil.