Page 141 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 141

Teveccüh Sohbetleri                                                    137

          Birisi: En büyük amel, tevazudur. Tarikatta tevazudan büyük bir amel yoktur. Şimdi
          şöyle, sen alçaldıkça yükseliyorsun. Sen alçaldıkça Allah seni yükseltiyor. Ne olacak o
          zaman?
          Eğer nefsini herkesten aşağı gördüğünde, bir kimse de, mademki nefsini bilecek. “Men
          arafe nefsehu fakad  arafe rabbehu.”emr-i fermanı “Nefsini bilen rabbısını bildi.”
          buyruluyor.

          Kim nefsini bildi?
          Nefsini eğer bütün insanlardan değil, hayvanattan da aşağı; bakın, dikkat edin buna!
          Hayvanattan da aşağı kendini, nefsini görmezse, nefsini bilmiş değildir.
          Beyazıt-ı Bistami Hazretleri, mübarek silsilede Tayfur geçiyor. “Nebi, Sıddık Selman-ı,
          Kasım estü Cafer-i Tayfur”. Beyazıt-ı Bistami Hazretleri genç yaşta velâyete, kemale
          ulaşmış yani  velî olmuş efendim. Onun  kadar  genç yaşta velî olan olmamış, yani
          velâyetin altında olmamış. Çünkü küçük yaşta onun şebabetinde harikuladeleri varmış.

          Reşahat'ta yazar, Şeyh Şıbli Hazretleri’nin sohbetine devam ediyormuş. Fakat Beyazıt-ı
          Bistami genç yaşta kendini Allah yoluna vermiş. Ahlakıyla, ilmiyle, kemaliyle, zâhirdeki
          adabıyla, o kadar çok halka sevilmiş ki o kadar meth ü sena ediliyor ve bütün hep onu
          parmakla gösteriyorlar. Cemiyette bunu böyle  halk içerisinde methediyorlar. Fakat
          Şeyh  Şıbli Hazretleri bir gün büyük  bir  cemaate sohbet yaparken  Beyazıt-ı Bistami
          Hazretleri de girmiş içeri; oturmuyor, hürmet ediyor, ayakta duruyor.

          Eskiden tarikatın bir adabı varmış. Şimdi onu kaldırdılar. Eğer tarikatın adap diye bir
          şartı tatbik edilecek olursa şimdi hiç kimse müritlik yapamaz.
          Niye böyle? Bakın!

          Bizim büyüklerimizden Pîr-i Sâmî zamanında, Erzincan'ın valisi ile bir ordu komutanı
          paşa, ordu karargahında oturuyormuş. Hicretten evvel,  ordu  komutanıyla vali  Pîr-i
          Sâmî Hazretleri’ni duymuşlar, demişler:
          —Burada bir şeyh varmış, insanları irşat ediyormuş. Bakalım neyle irşat ediyormuş?
          Bunlar gitmişler ki mübarek şeyh hazretleri cemaate sohbet ediyor, bir kişi de ayakta,
          elleri böyle göğsünde, düşünmüş ayakta duruyor, oturmuyor. Bunlar gelmişler, selam
          vermişler. Tabii zâhir şeriat, ulu'l-emre göre bunlar mülki amir paşa, vali gelmiş, Pîr-i
          Sâmî Hazretleri de kalkmış onlara biraz hürmet etmiş. Oturmuşlar hal, hatır sormuş.
          Ondan sonra cemaat sükûta varmış. O arada cemaat zaten sükût. Pîr-i Sâmî Hazretleri
          de onlarla meşgul olunca sohbeti kesilmiş. Sormuşlar:

          —Efendim neyle irşat ediyorsunuz?
          Demiş ki mübarek,
          —Şu ayakta,  eller göğsünde, boynu bükük, duran derviş bir saattir duruyor, siz de
          böyle durun irşat edeyim, demiş.
          Onlar ikisi birbirine bakmışlar. Birbirlerine
          — Kalk kalk gidelim, bu, adamları kandırıyor, demişler.

           Kalkıp gitmişler.
   136   137   138   139   140   141   142   143   144   145   146