Page 261 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 261

258                                                          Gülden Bülbüllere

          Zevk demek tatlı demek ama bunlar iradeli olursa yasak. Hem kendisi mesul olur hem
          de burada bu nimete mani olur. Başkasının nimetine mani olur.

          Evet, “Estağfurullaaah” nida olunca  herkes yirmi beş istiğfar okur, gözlerini yumar;
          amel başlar. Gözünü muhafaza eder, açmaz, bakmaz; kalbini muhafaza eder, kalbine
          gelen bütün düşünceleri atar, cihadını yapar. Ta ki teveccühün sonuna kadar kalbiyle
          gözünü muhafaza  eder. Ve rabıtası da karşısında olur. Kamçı var ya, rabıtada tarif
          ediliyor; Sanki Allah’ı unuttuğu zaman, kalbine bir şey geldiği zaman rabıtasının elinde
          şeriat kamçısı var nefsinin tepesinden aşağı vuruyor. Niye unuttun? diye vuruyor. Niye
          bu düşünceyi yapıyorsun? diye vuruyor.
          O zaman demek ki rabıta karşısında, Allah kalbinde, her gelen düşünceyi atacak, yine
          Allah’ı kalbine alacak. Yani Allah’ı kalbinden düşünecek, Allah’ı kalbinden anacak ve
          gözünü de muhafaza edecek. Yapacağı bu. Amelin sonuna kadar yapacağımız budur.

           “Estağfurullaaah” nida olur, amel başlarken gözler yumuluyor, yirmi beş istiğfar
          okuyorsunuz. Sonradan üç defa “Estağfurullaaah” diye bir ses duyacaksınız, onu siz
          okumayın, bu bize ait.  Biz de o yirmi beş istiğfarın, üçünü  aşikâr  yirmi ikisini gizli
          okuyoruz, namazı var, kılıyoruz; duaları var, aşikâr- gizli okuyoruz, bunlar size ait değil.

          Ondan sonra teveccüh  yapmaya  başlıyoruz.  İşte, saflar arasında gezeceğiz, kelamı
          kibarlar, hatırımıza ne gelirse ne ilham gelirse onu okuyacağız, sırtlarınıza el vurulacak.
          Bu kelamı kibarlar okunduğu zaman, sırtınıza el vurulduğu zaman, deyin ki  Şeyh
          Efendimiz Dede Paşa Hazretleri teveccühümüzü yapıyor, kelamı kibarı ebyatı o
          okuyor, sırtımıza da elini o vuruyor.
          Niçin bu el sırtınıza vuruluyor? Neden vuruluyormuş?
          İnsanlar beşer ya çünkü noksan sıfat… Bu iki kürek kemiğinin arasında dere gibi çukur
          bir yer var  ya, orada kalbe bir  pencere varmış. Oradan  Şeytan aleyhillane vesvese
          veriyor. Orayı kapatıyorlar.

          Bakın, şimdi burada, kelamı kibarda şöyle geçiyor:
                 Mekânım batn-ı hût oldu, memâtım lâ-yemût oldu
                 Muhâfız ankebût oldu, ben oldum gâr-ı dervîşân

          Bu kelamı  kibar, bütün tasavvufu  anlayıp yaşayanlara söylenmiştir. Öyleyse  biz de
          tasavvufu anladık yaşadıksa, bizim de muhafızımız var.

          Muhafız ankebut nedir?
          Peygamber Efendimiz  Sıddîk-ı Ekber Efendimiz’le beraber  mağaraya girdiler,
          düşmanlar da öldürmek için bunları  takip edip geldiler. Baktılar ki mağaranın ağzı
          mühürlenmiş, örümcek ağını çekmiş, mühürlü. Oraya insan değil böcek girse  bile
          orada bir delik olur. Kimseyi göremeyince bırakıp gittiler.

          Onun için burada da işte Evliyâullah’ın himmeti, duası bizim manevi düşmanlarımıza
          böyle bir ağ oluyor, bir ağ çekiyor, onlardan bizi kurtarıyor. Bu kelamlar bunu ifade
          ediyor.
          Sırtlara el vurup geçme, bütün insanlara bu cemaatedir.
   256   257   258   259   260   261   262   263   264   265   266