Page 257 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 257
254 Gülden Bülbüllere
1981 senesinde 61 kişiyle bir evde böyle bir sohbetimizde bizi yakalayıp götürdüler.
Başka bir şeyimiz yok, sohbet yapıyorduk. Amelimizi işliyorduk, inancımızı yaşıyorduk.
Bizi iki gün karakollarda hücrelere soktular. Ondan sonra bir hafta da sıkıyönetimde,
gözaltında, askeri hapishanede yatırdılar. Allah’a şükür şimdi de câmilerde yapıyoruz
amelimizi, bu amelimizi, bu sohbetimizi câmilerde yapıyoruz. Bu mekân işte onun için
kuruldu.
Şeyh efendimizin zamanında bu imkan Ankara’da olsaydı onun tekkesini altından
yaparlardı. Bundan, daha çok büyük, muazzam, kullanışlı yaparlardı. Bu cemaat ne ki
onun belki on binlerce cemaati olurdu. Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür.
İtimat edin, inanın, bunu çok samimi söylüyorum, Şeyh efendimiz teveccüh emrini
bize değil de bizim ihvanlardan herhangi birisine verseydi, bana verilmiş gibi olurdu.
Niçin?
Çünkü bizim tarikatımızın nispeti böyle gidiyor, böyle yürüyor. Teveccüh emri verilen
kimse yapıyor teveccühü.
Evet, bak, hatmelerimiz var. Hatme teveccühün bir küçüğüdür. Bunu da aklıma
gelmişken söyleyeyim. Hatmeleri ihmal etmeyin. Her memlekette, her muhitte bu
hatme okunuyor. Nerede ki şehir olsun, köy olsun, kasaba olsun... Hatta büyük
şehirlerde gruplar var, Ankara’da on altı, on yedi grup var diyorlar. Ankara’da on yedi
yerde hatme okunuyormuş. Büyük şehirlerde, bir araya gelemiyorlar.
Nerede ki köyde, şehirde veya kasabada beş kişi ihvan varsa onlar gruptur, onlara
hatme okuması muhakkak şart olur. Şart derken hâşâ Estağfurullah ama okunması
gerekir. Çünkü tarikatın büyük ameli hatmedir. Bizim günlük dersimizden daha da
önemlidir, daha da büyüktür. Hatme de işte bu teveccühün bir aynısıdır, bir
küçüğüdür; teveccüh de hatmenin bir büyüğüdür.
Demek ki o zaman hatmeyi okuyanlar çok var, her muhitte okuyanlar var. Ama
teveccühü herkes yapamıyor. O da bir emirdir.
Şeyh efendimiz de teveccühü emrettiği zaman, tabii bize çok ağır geldi. Niye ağır geldi?
Bakın, dikkat edin! Bizim medrese ilmimiz yok, tahsilimiz de yok, fazla bir amelimiz de
yok. İcazetli hocalar var, cemaat biliyor, Şeyh efendimizin müritlerinden ve fakülteler
bitirmiş, ta ki milletvekilliği yapmış, çok tahsilli, kültürlü, makam mevki sahipleri var.
Bunlar duruyor, bu günahkâra, bu gedaya teveccüh yapacaksın diyor. Ama bize bu çok
ağır geldi. Sanki büyük bir dağı getirdiler koydular üstüme, omzuma.
Yaz mevsimiydi, bize teveccüh yap, diye emretti. Gittik teveccüh yapamadık, kimseyi
bulamadık. Tekrar yanına gittik, bize celallendi, niçin teveccüh yapmadın. Yanımda
arkadaşım vardı, ben serbest konuşamıyordum, o daha yaşlıydı.
—Efendim, Paşam yazın herkesin işleri var, dışarıdalar.
—Beş kişi bulamadınız mı? Dedi.
Neticede diyeceğim şu: Tabii bu bize çok ağır geldi onu da söylemek icap etmiyor. Bu
ağırlığı, bu yükü üzerimizden kaldırmak için açıklayalım burada. İşte gönlümden geçen
hocalar var, âlimler var, icazetli hocalar var; bunlara verilmedi. Letâif çekmiş çok fazla
ders çeken müritler var, hâl sahipleri var, letâif çekmişler.

