Page 481 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 481

482                                                          Gülden Bülbüllere

          İşte bu da nedir? Bu da  şüpheli  şeylerden ne kadar kaçsak da yine kurtulamıyoruz,
          Niçin?  Senin bir oğlun var, devlet memuru, devletin maaşını alıyor. Hatta burada
          hocalar var, söyleyemiyoruz. Hocaların maaşında da  şüphe var,  onların maaşları da
          şüpheli. Ama gerçi İslam’da bunun yeri vardır. Neyin yeri var?
          Bir insan açlıktan  telef olacak, açlıktan  ölecekse  o zaman haramlar mübah  oluyor.
          Ölmemek için köpeğin etini yiyebilir,  merkebin  etini yiyebilir, haram  olan  şeyleri
          yiyebilir. Onun haramlığı kalkıyor.
          Şimdi zamanımızda efendiler! Sünnetlerin yerini bütün bidatlar almış. Yalnız bu
          bidatlardan bidat-ı hasene var, bidat-ı seyyie var. Bidat-ı hasene demek mübah bir şeyi
          işlemesi. Bidat-ı seyyie ise günah olan şeyler. Mübah denilen bir şeyin günahı da yok
          sevabı da yok.
          Şimdi peki imamlar maaştan, vazifeden kaçarlarsa ne olur?

          Bizim köyümüzde Süleyman Köse isminde bir hafız vardı. On sekiz sene köyümüzde
          imamlık yaptı ve  ben de  onda okumuştum, hocamdı. Allah rahmet etsin, Allah
          makamını cennet etsin. O kadar takva idi ki işte köyde kısa yollar var, bir de büyük
          yollar var. Herkes kısa yoldan adamın tarlasının kıyısından yol gidiyor geçmiş gitmiş. O
          oradan geçmez, ırak yolu dolanır, oradan gitmezdi. Bu kadar takva idi.

          Sonra bu hafız on sekiz sene köyümüzde imamlık yaptı. Köyümüzün camisinin bağı
          vardı, çok âlâydı.  Bir tane imamı değil, üç  dört tane imamı besler.  İmam o araziyi
          ekiyor, icara veriyor. Neyse on sekiz sene imamlık yaptı, ondan sonra köye kadro geldi,
          o kadroyu almadı. Almadı diye imamı çıkarttılar. Daha evvel ona Kur’an kursu hocalığı
          kadrosu şahsına geldi, onu da almadı, ondan da oldu. Tabii köyden çıkarttılar. Kelkit’in
          köylerinde imamlık yapmaya gitti. İşte çok yerlerde imamlık yaptı. Fakat her imamlık
          yaptığı yerde aynı duruma düştü.
          Niye imam olmadı, niye kabul etmedi? Hükümetin parasını almam, helal değil, maaş
          almam, diye. İkincisi ben o paraya ezan okumam, diye. Fakat ben onun talebesiyim,
          cahil olduğum halde, ben onu hoş görmedim. Niçin?

          Eğer o vazifede dursaydı, çünkü ehliydi, Erzincan’da merkezi camiye terakki ederdi,
          merkezi camiye imam olacaktı. Üç yüz elli hanelik köyün imamı ta ki her kadro gelen
          köyden çıkardılar, Lori’ye yakın Feke’de, yedi evli bir komda vefat etti.
          Niye  bu ehliydi, kendisi de kurrâ hafız idi, Hacı Abdurrahman  Efendi’den hayli  bir
          Arapça okumuştu. Çok da tarikatı anlamış yaşayan birisiydi.  Hacı Abdurrahman
          Efendi’nin yanında, o da Pîr-i Sami Hazretleri’nin ikinci halifesidir, bir kıymeti vardı.
          Hacı Abdurrahman Efendi’nin yanında daha da başka halifeleri vardı. Onlar duruyor
          da Hacı Abdurrahman Efendi dedi ki:

          —Hafızı sesleyin gelsin, Allah desin.
          Bu kadar da  bir kıymeti vardı. Fakat  ne hikmetse burada her güzelin de bir ayıbı
          oluyor, kusuru oluyor. Onda da Allah affetsin bir inatlık vardı. Bir şeye ben dedim mi
          illa bu olacak, derdi. İşte orada da imamlık etti, çok kimseler üzerine düştüler. Dediler
          ki:
   476   477   478   479   480   481   482   483   484   485   486