Page 497 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 497

498                                                          Gülden Bülbüllere

          İkincisi başka tarikatlardan ders almışsa girsin riayet etsin. Riayet etsin dersek onların
          zikirleri cehrîdir. Bakarsın ki bir muhabbete gelir, cehrî zikrini yapmaya başlar, buranın
          ahengini bozar. Bu neye benzer? Türlü çorbaya benzer, türlü çorba var ya. Ama türlü
          çorbayı herkes yemez. Et yiyen insanlar farklı olur. Mesela hazır bir çorba, içilecek bir
          çorba. Birisi getirdi önüne koydu. İçine başka şeyler katılırsa içilir mi, değil mi?
          İşte cehrî zikirler bize yasaktır. Bizim bu amelimizde cehrî zikir yapanlar riayet etsinler,
          sessiz, dinlesinler. Hatmemizde de böyle, hatmemize de cehrî zikir yapanlar
          katılabilirler. Ama dinlerler onlar da, onlara taş da verilmez taş da almazlar.

          Zaten taş  alan,  almayan müsavi  oluyor. Niçin? Bak! Akşam bu kadar cemaat vardı.
          Büyük  şehirlerde  İstanbul’da da  bazen kalabalık oluyor,  her zaman değil. Ama
          Ankara’da hiçbir gün taş yetmiyor. En az olduğu zaman  bile cemaatin yarısı taşsız
          kalıyor. Ama bak, okuyan dinleyen müsavi.
          Öyleyse bu cehrî zikir yapanlar hatmeye karışırlar fakat taş almazlar, onlar okumazlar.
          Fakat onlar da riayet edecekler, hatme bitene kadar sessiz dinlerler, kendi rabıtaları ile
          meşgul olurlar. Ne  zaman  hatme  biterse, o zaman  bağırsın, çağırsın, zikrini yapsın.
          Hiçbir mani yoktur.  Anlatabildik  inşallah? Cehrî zikir yapanlar varsa onlar riayet
          etsinler.

          Cehrî olanlar bağırıyorlar, bizim de var ama o gayri ihtiyari oluyor. Ama bu cehrî zikir
          yapan irade ile başlıyor. Ama bu cezbelenenler “Allah” diye bağıranlar, iradesiz oluyor.
          İradesiz olunca mesul değildir. Ama irade ile zikir yapmak bizde suçtur. Allah demek,
          bağırmak suçtur. Tarikatımızın kuruluşu, başlangıcı öyledir.

          Çünkü Resulullah Efendimiz Sıddîk-ı Ekber  Efendimiz’e mağarada zikri gizli  verdi.
          “Yâ yar-ı gârım Ebu Bekir, ağzını yum, dişini dişinin üzerine koy, dilini üst damağına
          yapıştır, kalbinden Allah Allah zikir yap!”. Ve Hazreti Ali Efendimiz’i de dizinin dibine
          oturtturmuş ona da cehrî zikir talim yaptırmış.

          Burada cehrî ve hafî olarak ayrılıyor. Cehrî aşikâr olduğu için onlarda tarikatı
          olmayanları da zikirlerine karıştırabiliyorlar. Fakat bizimki gizli olduğu için bizimkine
          tarikatı olmayanlar hiç karışamıyor.
          Başka tarikattan geldiği zaman onlar da karışırlar ama dinlerler.

          Bir de şöyle bir misal verirler. Mesela askeriye var, askeriyede her sınıf var, her sınıfın
          ayrı ayrı eri var. Mesela piyade, süvari, istihkâm işte bunlar çok çeşitli değil mi? Bunlar
          askeriyenin erleri var, kumandanları var. Şimdi piyade erlerinin, piyade subayları var.
          Ama o piyade eri, o piyade subayından izin alacak.  Bir piyade birliğine başka topçudan
          gelen  bir askerin piyade nöbetine uymasına gerek var  mı? Yalnız gider karavanasını
          orada yer. Yalnız o topçuyu piyade eğitimine götürmezler.

          Bizim tarikatımız Nakşibendî tarikatı,  askerîdir; siyaseti de askerî,  manevi nispeti de
          askeri, kıyafeti de askeri,  eğitimi de  askeri, makamı  da rütbesi de her  şeyi askeri.
          Askeriye olduğu için işte askerde bir idare var. Herhangi bir sınıfın askeri öbür sınıfa
          gidebilir ama onun eğitimini bilmez ve o sınıfın subayı da  o gelen  askere eğitim
          yaptıramaz.
   492   493   494   495   496   497   498   499   500   501   502