Page 438 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 438

438                                                          Gülden Bülbüllere

          Hâlbuki demek olur ki: “Söyletene bakma, söyleyene bak!”
          Bu da var.
          İşte tarikatta bir makam vardır ki oraya gittiğinde aşikâr edersen, Mansur gibi kafası
          gider. Onun için o dile gelmez. Onu konuşamaz, dile getiremez.
          Evet, işte burada esma nuru, sıfat nuru, zât nuru bunlar tecellî edecek. Evvela bir mürit
          tarikata girince esma  nuruna ulaşabiliyor. Eğer Allah  bir ihsan edecekse, bir nazara
          uğrayacaksa esma nurunda kalmaz.

          Cezbeli olan kimseye zikirle değil de ona ayrı bir ihsan oluyor, Allah’ın öyle bir ihsanı,
          lütfü oluyor. Evliyâullah’ın himmeti olur. Fakat bunu da muhafaza etmek lazım.
          Yine esma nuruna ulaşmadan sıfat nuruna geçemiyor. Misal insan bir karanlıkta yaşıyor
          ama karanlığın ötesinde bir aydınlık var, bu aydınlığın olduğunu duymuş. Ama ne
          oluyor? Karanlık olduğundan dolayı yolunu da bilemiyor. Yolunu da bulamıyor o
          aydınlığa da gidemiyor. Karanlıktan kurtulmak için o aydınlığa gidecek yolu görmek
          için ona bir ışık lazım, gidebilir mi? Ne yapar esma nuru? Onu karanlıktan kurtarır,
          kalbinde daha gaflet kalmaz.
          Evet, esma nuruna  ulaşmayanın kalbinde gaflet vardır. Esma  nuruna ulaşan daha
          Allah’ı hiç unutmaz ki dâhil olmayan zaten buna ulaşamıyor. Nefs-i mutmainneye dâhil
          olan zaten şeyhinde fani olur.
          Ondan sonra ne oluyor? Elinde bir ışıkla karanlıktan rahatlıkla çıkıp nereye gidiyor?
          Sıfat nuruna, yani küçük nurdan büyük nura gidecek. Küçük nurun ışığı onu büyük
          nura götürecek.
          Bunlar böyle efendiler, yalnız bu üç nur burada, teveccühte tecellî eder. Esma nuru da
          eder, sıfat nuru da eder, zât nuru da eder.
          Bir de  şu var ki bak!  Reşahatta yine  böyle bir  yazı var.  Şeyh Saadettin  Kaşgari
          Hazretleri otuz iki tane halife çıkarmış. O otuz iki tane halifenin en ileride olanı ilmiyle
          hizmetiyle her yönünle çok daha yakın,  şeyh efendisine mahrem,  daima
          hizmetindeymiş. Bir gün mübarek hastalanmış, o da hizmetinde.
          O zamanın meşayihlerinden Muzaffer  Kethüda  isminde bir Halvetî tarikatından bir
          meşayih daha varmış. Bu da Saadettin Kaşgari Hazretleri’nin  hastalığını duymuş.
          Demiş ki gidelim ziyaret edelim. Ve müritleriyle beraber gelmişler. Saadettin Kaşgari
          Hazretleri’nin de Mevlânâ Alaaddin isminde çok âlim bir müridi var.
          Ziyaret etmişler, hal-hatır, geçmiş olsun dedikten sonra Saadettin Kaşgari
          Hazretleri’nden müsaade almış demiş ki:
          —Efendim müsaade ederseniz kendi usulümüzce bir zikir yapalım.
          —Olur, demiş.

          Bu nedir? İnsanlar acıktığı zaman muhakkak az çok yemek ister. Bu zikir de ruhun
          gıdasıdır. Onlar cehrî zikir yaparlar, o zikirden fevkalade bir zevk alırlar. Hem o zikrin
          harareti, bir taraftan da onlarda olan hareket ve zevkten dolayı son derece güçlerini
          sarf ediyorlar. Ne zaman ki böyle güçleri kalmıyor, bayılıp düşüyorlarsa, o zaman cehrî
          zikri bırakıyorlar.
   433   434   435   436   437   438   439   440   441   442   443