Page 436 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 436
436 Gülden Bülbüllere
Hadisi Kudsiyse lafzı Peygamber Efendimiz’in manası Hazreti Allah’ındır. Burada
zâhirde bir emir var ki açıklanıyor, bir emir var açıklanamıyor. Niçin açıklanamıyor?
Akıl almıyor, onun için açıklanamıyor.
Bir var ki şimdi bir kimseyi Allah konuşturuyor, dese hak, zâhirde böyle bir emir var.
Allah konuştu, dese küfür oluyor.
İşte Mansur nasıl “Ben Allah’ım.” demiş. Onu anlayamamışlar. Demişler Mansur
konuştu, Mansur söyledi. Bu kelamı Mansur söylemedi, çünkü Mansur yok olmuş.
Mansur’un varlığı yok ki Mansur söylesin. Resulullah Efendimiz’in nuru nübüvveti ona
söylenmiş.
Reşahat çok sağlam bir tasavvuf kitabıdır. Hep delilleri ayet ve hadisler. Orada
anlatılan maceraların delillerini ayetlerle hepsini koymuşlar, ayetle hadisle ispat
ediyorlar, orada yazar.
Ubeydullah Ahrar Hazretleri zamanının çok büyük bir cezbe sahibi ve daha çok
meşayihleri gezmiş. Allah ona öyle bir ihsan etmiş ki sebavette, doğuşta Allah ona
vereceğini vermiş. Bir defa bak, doğmuş annesinin memesini kırk gün emmemiş, ona
bir şey olmamış. O zaman bardaklarla yedirecek bir şey yok. Kırk gün sonra annesi
iyice temizlenmiş, yıkanmış ki ondan sonra annesinin memesini emmiş bu bir. İkincisi
artık yürümeye başlamış, konuşmaya başlamış, ondan böyle harikulade kelamlar böyle
hareketler görülmüş ki insanlar hayret ediyorlar. Velî olduğu sebavetinden belliymiş.
Zaten dedesi meşayihmiş, dedesinin iki tane oğlu varmış, torunları varmış.
—Getirin oğullarınızı ben gidiyorum. Onlar gelsin ziyaret edeyim, demiş.
Onların hepsini ziyaret etmiş, Ubeydullah Ahrar Hazretleri o zaman körpeymiş. Onu o
kadar sevmiş, o kadar koklamış ki:
—Bu büyük bir insan olacak, büyük bir velî olacak, demiş.
Dedesi tebşir etmiş. Ana dedesi meşayih, baba dedesi de meşayih, iki tarafı da meşayih.
Şimdi bu Ubeydullah Ahrar Hazretleri yedi yaşında okula giderken çamurdan geçeyim
derken ayakkabısı çamurda kalmış, çekmiş almış. Ayakkabısını almak için biraz onunla
meşgul olmuş, zikrinde bir boşluk olmuş. O ayakkabıyı alıncaya kadar gönlünde bir
zikir boşluğu görmüş. Ayakkabıyı giymiş, karşısında çift süren bir amcayı görünce
kendi kendini dövmüş. Elinin tabanını vurmuş yüzüne öyle kendini dövmüş ki
parmaklarının eseri, izi yüzünden kaybolmamış. Demiş ki:
—Şu amca bu kadar zahmetli iş görüyor, Allah’ı unutmuyor. Sen bir ayakkabıyı
alıncaya kadar niçin Allah’ı unuttun?
Sonra diyor ki:
—On iki yaşıma kadar ben herkesi böyle biliyordum. Allah’tan gafil kimse yok, diye
böyle biliyordum. On iki yaşıma bastım anladım ki bu sade bendeymiş. İnsanlarda
gaflet var.
Kendisi çok da zengin babadan varlığı var. Bu bütün doğu havalelerini gezmiş, çok
meşayihlerle karşılaşmış. Böyle görüp geçmemiş, onlarla dostluğu olmuş, onların
peşine gitmiş onlara bedenî hizmeti, mâlî hizmeti, bedenî hizmeti olmuş. Fakat hiç-

