Page 163 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 163

Teveccüh Sohbetleri                                                    159

          düşünür. İnsanları hep kıskanır, haset eder, kibir eder, gurur eder. Bunlar hep insanlara
          kabız halinden gelir.

          Ama bu hal zaman zaman değişiyor. Bu hallerin değişmesi şudur ki kabız hali geldiği
          zaman insanları ne yapar? Sıkıntıya, bunaltıya, vesveseye düşürür. Basıt hali  geldiği
          zaman onların hepsinden kurtulur. Hiçbir şey düşünmez. Kalbini vermiş Allah’a, Allah
          ile meşgul ediyor, çok sefalı, sürurlu, hiçbir şey onun kalbine daha gelmiyor, girmiyor.

          Ama hal olduğu için bu da kalmıyor. Hal irade sahibindedir, müptedi haldedir. Ama
          iradeden geçtikten sonra, küllî iradeye müntehi âlemine geçtikten sonra  hali  makam
          oluyor. Ama müridin bu hal zamanındayken bir sa’yı olacak.
          Bir mürit hali, fiili ve ameli ile terakki ediyor.
          Ameliyesi ile fiiliyatı müridin eline iradesine verilmiş.

          Hal ise iradenin dışında kalmış, iradeye bağlı değildir. Eğer iradeye bağlı olsaydı hiçbir
          zaman hastalığın gelmesini istemeyiz. İstemeyince hastalık da gelmezdi.  İstemiyoruz
          ama yine geliyor. Veya herhangi bizi rahatsız eden, gönlümüzü rahatsız eden ne olursa
          olsun, eğer  hal iradeye bağlı olsaydı bunların gelmesine mani  olurduk, bırakmazdık,
          gelmezdi.
          Ama fiiliyat iradeye  bağlıdır. Sen bugün günah işledin, kendin işliyorsun. Sevap da
          işledin, kendin işliyorsun, amel işledin, kendin işliyorsun, ne yapıyorsan kendin
          yapıyorsun.  Bir de fiiliyat ise senin  yaşantın,  hareketin, sözlerin, işlemlerin, icraatın.
          Mürit fiiliyatından,  amelinden mesul, halinden mesul değil. Yalnız halinde bir  sa’yı
          olacak.
          Ne gibi bir sa’y? Bir şuğul gönlüne gelmiş, onun gönlünü meşgul ediyor, onu atmaya
          çalışacak. Onu attı başka geldi, onu da atacak. Onu attı başka geldi, onu da atacak.
          Atmak için ne yapacak? Allah’a sığınacak, Resulullah’a sığınacak,  rabıtasına sığınacak,
          bunlar fark etmez. Allah’a yalvarmakla, Peygamber Efendimiz’e yalvarmakla, meşayihe
          yalvarmakla hiç fark etmez, değişmez. Çünkü niçin Cenabı Hakk’ın: “Habibim seni
          bilen beni bilir, seni bulan beni bulur, seni gören beni görür, seni seven beni sever,
          seni sevmeyen beni sevmez. Bana itaat eden sana tabi olur.” 6  diye bir emri var. Cenabı
          Hakk’ın bizlere Evliyâullah’a da tabi olmak için “Sadıklarla olun.” diye bir emri vardır,
          daha başka emirleri vardır.
          Sadıklarla olmanın da iki manası vardır. Bakın şimdi dikkat edin. Mananın biri, zâhir
          anlamı; her kelamın zâhiri var, bâtını var. Hatta ayeti kerimenin de Kur’an’ın da bak
          zâhir manası var, bâtın manası var. Bâtın manasını inkâr edenler, tarikatı, Evliyâullahı
          inkâr ederler. Hatta Peygamber Efendimiz’in velâyetini de inkâr ediyorlar.
          Hz. Musa Kelîmullah bak, Tevrat’ta olmayan bir ilmi nereden, gitti öğrendi? Hz. Hızır
          (a.s)’dan. Kim gönderdi?  Cenabı Hak gönderdi. “Ve allemnahü min ledünna ılmen.”
                                                                                   7
          “Nihayet kullarımızdan  bir kul buldular ki  tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”
          buyuruyor. Hızır (a.s)’a “Git ondan öğren ya Kelîmullah, ya kelimim sen bu ilimden
          bir harf bilmiyorsun”.


          6  Al-i İmran 3:31
          7  Kehf 18:65
   158   159   160   161   162   163   164   165   166   167   168