Page 475 - Gülden Bülbüllere Teveccüh Sohbetleri - Abdurrahim Reyhan Erzincani
P. 475

476                                                          Gülden Bülbüllere

          —Ah bu insanlar dünya muradı, dünya muradı diye çırpınıyorlar. Ama dünya
          muradının da ne olduğunu bilmezler. Dünya muradı gidip o topraklara yüz sürmekmiş.

          Niye olmasın ki? Bir insan bütün günahıyla gidiyor.  Dünyaya gelmekten  muradı ne
          insanların? Ahireti kazanmak. Bir insan bütün günahlarını oraya gitmekle döküyor.
          Dünya muradı olmaz mı? Hac yapmak hem dünya muradı, hem ahiret muradı.
          Ondan sonra tekrar ikinci bir Hacca gitmek arzusu bizde oldu. Fakat geldik köyde
          yaşıyoruz, çocuklar küçük. Bağımız var, bahçemiz var, tarlamız var, icabında
          hayvanlarımız var. Ama  hikmet-i ilahi,  o zaman köylerde “Çiftçi  Koruma Kanunu”
          çıktı. Arazi içerisine hayvanları koymak yasaklandı. Bizim köyümüzde de ancak
          herhangi tarafa bir saat gidecek ki arazi  içerisinden çıksın, hazinenin yerlerine, yani
          meralara gitsin. Bu da mümkün olmuyor. Olmayınca tabii arazi arasında da boşluklar
          var. Dereler  var işte bayırlar var, çayırlar var. Ama bunlar yasaklandı. Yasaklanınca
          köyün çobanı sürüyü bıraktı. Daha ben otlatmam, dedi, bıraktı.

          Bir de bu kır köylerinde, bizim köylerimizde manda vardı. Bunu yazın kabara
          veriyorduk. Kabara demek mandasına göre işte üç okka, beş okka sağılması. Bu  üç
          okkadan başlar, altı okkaya kadar sağımı oluyor. Dağ köyleri, biz ovadaki köylere bir
          saat mesafeye gelemiyor. Manda yola, taşa, toza da dayanamıyor. Mecbur kaldık yazın
          onlara veriyoruz. “Çiftçi  Kanunu” çıkınca onu da muhtarlar yasakladılar. Daha
          dışarıdan kabara getirmeyeceksiniz. Mandayı da daha götürmüyorlar, kaldı üzerimize.
          Manda oldu bize azap.
          Koyunları çoban bıraktı, koyunlar  da kaldı üzerimize. Adamı olanlar götürüyor
          bağında  bahçesinde;  bizim kimsemiz yok. Koyunların kuzuları, küçük yavruları var,
          ineklerin buzağısı var. Onlarla aynı doyacak, koyunlarla aynı doyacak, mandayı gidip
          geliyoruz.  Biz de işte o zaman köyün efendileri  Çiftçi  Koruma olunca 12 tane
          koyunumuz vardı, sattık. Yedi tanesi sağılıyor, üç tanesi toklu oluyor, bir tanesi koyun
          oluyor, neyse sattık. Mandayı da sattık. Bir hac parası tamam oldu. 12 tane koyunla bir
          manda hac parası tamamladık. Şimdi 12 tane koyun ile bir manda hac parası artar bile
          değil mi? Bir koyun şimdi beş yüz lira. On iki tanesi eder altmış bin lira. Bir manda
          şimdi mesela altmış bin lira yahut da yetmiş bin lira.
          Evet, işte hac  parası oldu sevindik,  dedik hacca  gideriz. Mübarek  Bayburt’tan
          Erzincan’a geldi, sevinerek gittim.  Şimdi ben konuşamıyorum  büyük amcam vardı.
          Ahmet Buyruk  isminde. O’nun  damadıydı, onun yanında serbestti, konuşabiliyordu.
          Ben ona anlattım, o da o’na anlattı.
          —Hacca gitmek istiyor, sizden müsaade istiyor, dedi.

          Ama en ilkin çıkan kelamı bu oldu: Âh etti. “Hazreti Pîr de hacca niyetlenmişti ama
          gidemedi ne hikmetse.” Yani sen de gidemeyeceksin dedi bana. Ama biz anlayamadık.

          İşte bu Hace-i Ahrar Hazretleri: “Oğlum bu sene ben seni hac kafilesinde
          göremiyorum.” demiş. Fakat gitmiş, geri dönmüş gelmiş. Çok yol gitmiş tabii beraber
          gidenler var. Bir yerde ki hastaymış, yatmış bir rüya görmüş. Zaten onların rüyası da
          hâldir.

          Rüyada  hâl demek; uyur uyanıklık arasında görülüyor. Bakmış ki  Hicaz tarafından
          babası mübarek ayakkabılarını çeviriyor Buhara’ya. Bu uyanıyor ki o daha Resulullah
   470   471   472   473   474   475   476   477   478   479   480